AYNA AYNA SÖYLE BANA…

//AYNA AYNA SÖYLE BANA…

AYNA AYNA SÖYLE BANA…

Ayna, Farsça bir kelime olan “ayine”den gelir. Arapçası mir’at, Türkçesi gözgüdür. Ayine ve diğer karşılıkları, mecazen, bir nesneyi veya bir hali aksettiren ve göz önünde canlandıran şey, kavram ve hal manasında da kullanılmıştır. İmgelere kapılmamanın, gerçekleri olduğu gibi görmenin, insanın öz varlığını iyice tanımasının simgesi olarak da kabul edilir.
Ayna, maddi açıdan üç katmandan meydana gelir. Sudaki yansımaya eşdeğer şeffaf cam yüzey, gümüş sırlı ara katman ve siyah arka katman. İnsanoğlunun kendisini seyretme merakı çok eskilere dayanır. İnsanlar, eski çağlarda kendi yüzlerini görmek, süslenmek amacıyla durgun su yüzünü, cilalı parlak volkanik taşları, parlatılmış gümüş, tunç, bronz ve çelik levhaları kullanmışlar. Çatalhöyük’deki volkanik camdan (obsidiyen) yapılmış ayna İÖ 7000 yılına aittir. Herhalde tarihteki ilk aynadır. Bu nedenle aynanın anavatanı Anadolu’dur diyebiliriz.
Diğer yandan ayna tuzaklarla dolu muhteşem bir eşyadır. Aynı zamanda olgunlukla ve bilinçle bakılabildiğinde bambaşka işlevleri olan, bakmayı bilene, kendiyle kavuşma, kendini bulma, erginleşme fırsatı sunan muhteşem bir araç. Bakmayı bilmeyen için de, kibri azdırıp egoyu şişiren, tehlikeli bir şey ayna. Kendi kendine yalan söyleyen insanların gözlerinin içine bakınca gözünü kaçırdığı cisimdir. Pek sevmeyiz ayna ile yüzleşmeyi. Genellikle kaba yani görünüme önem veren çoğunluğun cisim ile ilgilenmesi sonucu saatlerini geçirdiği ancak bir an olsun aksinde özünü göremediği önemli bir araçtır.
“Aynanın en büyük ve önemli günahı mucizeler üretmek ve bir yaratma hayali oluşturmaktır” diyor Sabine Melchor-Bonnet, “Aynanın Tarihi” adlı kitabında. Melchor’a göre ayna, “yansımanın oluşturduğu neredeyse mükemmel benzerlik onu gerçek yerine bir taklidi, olan bir şey yerine hiçliği temsil eden boş resmin taklidiyle aynı mahkumiyet karşısında bırakır. Lucifer benzerlik bağlamında en ünlü iki yüzlüdür ve imgesine hayran olan insanı, modelini gözden kaçırmaya iter”.
Romalı düşünür Plinius “her insan kendisi için bir derstir, yeter ki insan kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım bildiklerimi söylemek değil, kendimi öğrenmektir. Başkalarına değil, kendime ders veriyorum” sözleri ile kendimizi tanımamız gerektiğini açık bir biçimde ifade etmiştir. Evet kendimizi yani fiziki ve astral bedenimizi iyice tanımamız gerekir. Dolayısıyla, ilk işimiz kendimizi tanımak olmalıdır. Kendimizi tanımadan mutluluğu ve başarıyı yakalayamayız. Kendimize içsel aynada baktığımız zaman zayıf ve güçlü taraflarımızı, olumlu ve olumsuz taraflarımızı görebiliriz. Olumlu taraflarımızı geliştirmemiz ve olumsuz taraflarımızı bertaraf etmemiz, zayıf taraflarımızı güçlendirmemiz gerekir. Kendi cehennemine inip, kendi ejderhasını tanımayan, iyi ve kötü yönleri ile bütünleşmeyen, gölgelerini yani eksik yanlarını fark etmeyen kendisiyle bütünleşemez. Kendini bilmek, tanımak ve idrak etmek, sonra da kendini gerçekleştirmek gerekir. Aynayı önce kendimize tutmalı ve kendi içimize bakmalıyız. Büyük çoğunluk gördüğünden hoşlanmaz ya da gördüğünü görmezden gelir. İnsan, kendi kusur ve hatalarını göremez, kendinde olan kin, sitem, garaz, kıskançlık, bencillik, kibir gibi kötü huy ve davranışlarından kendisi rahatsız olmaz. Belki farkında dahi olmaz. Ama bunları başkalarından gördüğü zaman rahatsız olur. Bu kötü huy ve davranışların zararlı ve yanlış olduğunu fark eder. Kendimizi iyi tanıdıkça yeteneklerimiz ile uyumlu bir yaşamı tercih edip iç barışı temin ederiz. Yetenekler ile uyumlu yapılan işler, içimizde yatan amaç ve beklentilere ters düşmez, böylelikle onları vazife oldukları için değil severek, zevkle yaparız. Böyle yapılan iş insana mutluluk ve özgüven getirir. Özgüvenimiz arttıkça, dışarıdan gelecek hiçbir güç ve yardıma bel bağlamadan sorunların üstesinden gelme ve daha zor engelleri aşma yolunda cesaret kazanırız.
Bir bilgeye sormuşlar: “Bir insana düşen ilk iş nedir?”. “Cevap gayet açıktır” der bilge, “insanın kendisi olmak.” İnsan kendisine fırsat yaratıp, aynaya bakarak düşünceye dalıp vicdanının sesini dinlemeye çalışmalıdır. Yani, kendisiyle yüzleşmeli, hesaplaşmalı ve yaşamının muhasebesini yapıp onunla anlaşmalıdır. İşte o zaman özvarlığımızın derinliklerine inebilir, kendimizi daha yakından tanır ve olmak istediğimiz gerçek kendimizi gerçekleştirme yolunda ilerleyebiliriz. Kişinin yücelebilme anlayışı kendini bilmeye, vicdana ve bilgiye dayanır. Bunda en önemli husus ve eylem, insanın kendine egemen olabilmesi, egosunu denetim altına alabilmesidir.
Kişi kendisini iyi tanıyarak, güç ve zaaflarını bilerek, gücünü bilgiyle donatıp çoğaltarak, zaaflarını aklı, öğrenimi ve iradesiyle gidererek içindeki kötülükleri yok etmeyi başararak ve özgür bir ortamda düşüncelerini geliştirip yücelterek kendisini aşabilir ve olmak istediği gerçek kendisine kavuşabilir. İnsanı insan eden davranışlarıdır. İnsanın davranışları zevkinin, duygularının, tabiatının ve dolayısıyla kişiliğinin bir göstergesi, bir aynasıdır.
Bir yöneticinin ilk görevi kendi içindeki ideal eseri bulup ortaya çıkarmaktır. İşte o zaman personeline, tedarikçilerine ve müşterilerine sevgi ile bağlanan, astlarına ve çalışma arkadaşlarına yardım elini uzatan, faziletli doğru bir insan, dolayısıyla da iyi bir yönetici olmak mümkündür.

Engin Keskinel
Haziran 2018

By | 2018-06-30T04:40:52+00:00 Haziran 29th, 2018|Categories: İş Dünyası|Yorum yok

About the Author: