MERHABA

MERHABA

Giriş olarak tercih ettiğim hitap aynı zamanda yazının başlığı oldu. Çünkü, öncelikle bu ilk yazımız, o nedenle bir selam gerekiyordu. Ayrıca önemli bir sözcük “merhaba”; resmiyetsiz, hiyerarşi gözetmeyen, doğrudan gönüle seslenen, içeriği itibariyle sanırım her kültüre yakın olabilecek bir karşılaşma aracı… Günlük kullanımda dilime yapışmasını saymazsak “Merhaba”ya asıl ısınışım Halikarnas Balıkçısı’nın kitap ve yazılarına düşkün hale geldiğim dönemlere gider. Yirmili yaşlarımın başlangıcına… Hani çoklukla o da dolu dolu bir “Merhaba, Merhaba…” diye açar yazısının penceresini, sonra da içeriye Akdeniz’in, Ege’nin bol ışığı, Anadolu ve insan dolar, işte onu okuduğumdan beri tek benimsediğim selamdır. Şimdi bir de yazı yazıyoruz diye utanıp arlanmadan Balıkçı’ya özenmemizdendir belki!

“Merhaba” sözcüğü Arapça kökenli olup “benden size zarar gelmez / ferah bir yere geldiniz rahat olun / hoşgeldiniz / barış” gibi niyet ve anlamları içinde barındıran bir selamlama hitabı.

Gazeteci yazar Ayşen Şahin Aksakal, bir yazısına “merhaba”nın yukarıdaki gibi tanımlamasını yaparak başladıktan sonra kelimenin kendisindeki çağrışımlarını şöyle anlatıyor: “… final sınavlarını verip yaprak sarmalarla beklendiğini bilerek anne evine girdiği an, sevgilisinin askerden dönüşü, doğum yaptıktan sonra bebeklerini ilk gördüğü saniye, üzerinde adı olan bir kitabı eline aldığı zaman veya memlekete dönmüş de alıştığı sedirde okkalı bir kahve içiyor olmak”.1

Yani evet, hep bir rahatlama, ferahlama, aydınlığa kavuşma duygusunun harekete geçirilmesi. Ve “merhaba” derken kendi özelimizi hissedebildiğimiz gibi muhatabımıza da özelimizin bir parçası olduğunu ve orada kendini rahat hissetmesini istediğimizi anlatmayı murat eder gibiyiz.

Sevgili Behzat Yıldırımer Hocam, değerli ağabeyim, TİM WEB sayfasında yayımlanmak üzere bir makale yazmamız talebini ilettiğinde bunu hem bir görev hem de onur olarak gördüm. Bu nedenle de elim ayağıma dolaştı, neden olduğunu az sonra açıklayacağım ve bu ayrıca bu denemenin de ana temasını oluşturacak. Ama ondan önce sizlere daha fazla saygısızlık olmaması için çok kısa kimiz, neyin nesiyiz, bugüne kadar neler yaptık ettik, bir anlatmamız gerekli.

Yaklaşık otuz yıl, ağırlıkla ilâç endüstrisi olmak üzere çeşitli özel sektör kuruluşlarında malî ve idarî işler yöneticiliğinde bulunduktan sonra bu faaliyetlerimi sonlandırdım. Aynı dönemde TİM ile tanıştım ve ondan beri de bu çatı altında finans eğitimleri vermeye çalışıyorum.

Şimdi artık yavaş yavaş sadede gelelim.

Madem ki yazıya rahat ve ferah hissetme, hafiflik gibi kavramlarla başladık devamı da öyle olsun. Bu yazıda bir makale iddiasında olmaktan çok, görece serbest sınırlar içinde hareket edeyim istedim. Çünkü makale, biraz daha katı kurallara bağlı sanki ve üstelik edebî türden veya öğretici olmalı imiş. İkisi de ne haddimize! Zaten eğitimleri de daha çok bir sohbet, deneyim ve bilgi paylaşımı, katılımcılarla konuları karşılıklı tartışma bağlamında görüyorum hep. Eğer mesleğim gereği onların gündelik çalışmalarında her zaman uğraşmadıkları bir konu hakkında konuşuyorsam gerekli aktarımı yaparken veya yaptıktan sonra soru cevap biçiminde yürüyen bir tür görüş alışverişi, anlatılanın daha iyi oturmasını sağlıyor gibi.

Öyleyse bu yazdıklarımı bir makaleden çok, bir deneme niteliğine büründüreyim istedim. Aslında bir edebî tür olarak bakarsak orada da haddimizi zorlamak üzereymişiz. Neden mi? Çünkü literatüre göre edebiyattaki en zor türlerden biriymiş. İlk olarak Montaigne’nin denediği söyleniyor denemeleri.2 İşte saydığım nedenlerle biraz telâşeye kapıldım bilgisayar başına oturunca.

Yine de cüretimizin nedeni deneme türünün tanımında yatıyor: “Bir insanın herhangi bir konuda duygu, düşünce ve görüşlerini paylaşmak amacıyla kesin hükümlere varmadan samimî bir üslûpla yazdığı yazılara deneme denir”.2 Dolayısıyla, bu yazı türüne de hâkim olmak iddiasında değiliz ama görüşlerimizde içten olduğumuzu ve paylaşımdan zenginleştiğimizi biliyor, yazının da bu anlamda keyif vermesi gayretinde olacağımıza güveniyoruz.

Bu arada görüldüğü üzere, sözcük veya kavramların kökenlerine, tanımlarına biraz meraklıyız, konuya girelim dediğimiz halde halâ etrafında dolanıyoruz. Nerden başlayacağımızı bilememekten midir nedir? Tabii makaleden deneme türüne kayışımıza TİM ne diyecektir, bilmiyoruz. Ama şu anda yazımızı okuyabildiğinize göre hoşgörüldük demektir.

Dostlar,

Hepimize olduğu gibi geçende bizim de telefonumuzun sosyal medya ekranından bir ünlü kişinin sözleri geldi geçti, daha doğrusu geçemedi, tuttuk ve şimdi burada üzerinde bir deneme deniyoruz. Söz ettiğimiz insan Jiddu Krishnamurti. Bir solukta söylenmesi zor bir isim, en azından bize öyle. Hiç öğrenmeye kalkışmadık, sanırız ki Hintçe bayağı zor bir dil. Evet, dolayısıyla az önce kahramanımızın Hintli olduğunu ağzımızdan kaçırmış olduk. 1895’te Hindistan’da doğup ABD’de 1986’da aramızdan ayrılmış. Kaynaklarda düşünür, konuşmacı ve yazar olarak anlatılıyor. “13” (evet yazı ile on üç) yaşındayken Theosophical Society (Teosofi Derneği) tarafından “Dünya Öğretmeni” olarak seçilmiş. Türkçe’ye de pek çok kitabı çevrilmiş olan J. Krishnamurti, ölüm ve yaşamın bir ve tekliği, yaşamın durağan olamayacağı, korku, özgürlük, şiddet, doğa ve çevre üzerine konuşmalarıyla ünlenmiş. Çevresinde toplananların kendisini bir mürşit olarak görmelerini istememiş ve bu şekilde oluşan bir örgütlenmeyi de bizzat kendisi dağıtmış.3

“Miş’li geçmiş zaman”da anlatmamızdan da farkedileceği gibi düşünürümüz hakkında daha önce çok fazla bilgimiz olamamış. Yaptığımız dar kapsamlı bir araştırmadan yukarıdaki bilgileri edindik. Belki kısmet olursa kendisini ve görüşlerini ileride daha geniş biçimde ele alırız. Bu defa bir makale kapsamında… Söz!

Az önce elimize geçtiğini söylediğimiz sözleri ise şöyle:

Çoğumuz ikinci el insanlar haline geldik. Okuyoruz, üniversiteye gidiyoruz, büyük oranda bilgi biriktiriyoruz. Bu bilgiler başka insanların düşündüklerinden ve söylediklerinden oluşuyor. Topladığımız bilgileri başkalarının söyledikleriyle kıyaslıyoruz. Orijinal hiç bir şey yok. Yalnızca tekrar ediyoruz, tekrar ediyoruz, tekrar ediyoruz. Ve biri bize, “Düşünce nedir, düşünmek nedir?” diye sorduğunda yanıt veremiyoruz.

Kendimizce yorumlamaya başlamadan önce şunu belirtelim; yukarıdaki ifadeler her ne kadar düşünürün sözleri olarak sosyal medya kanalıyla elimize geçtiyse de gerçekten ona ait olduğunu gösterecek bir kaynak bulamadık. Doğrusu, çok da hararetli bir arayış içinde olmadık bunun için. Küresel ortamdaki bilgi kirliliği bizi pek çok değişik şekilde yanlış yönlendirebiliyor hepinizin bildiğimiz üzere. Yalnız şu anda içinde bulunduğumuz noktada, bu sözlerin gerçekten Jiddu Krishnamurti’ye ait olup olmadığını anlamaktan çok, ifadenin üzerinde durmak istiyoruz.

Eğer düşünürümüz halâ yaşıyor olsaydı günümüzün düşünce kısırlığı karşısında bu kadar nazik konuşmayacaktı büyük olasılıkla. Artık bilgiye ulaşmak bir tık kadar uzağımızda olduğuna göre, bilgiyi toplamak, güçlü bir belleğe sahipsek onu kafamızda hapsetmek veya akıllıca arşivlemek, gerektiğinde ortaya dökerek insanları kendimize hayran bırakmak övünülecek bir maharet değil. Bilgi sahibi olmak günümüzde varlıklı bir koleksiyoner olmaktan pek de farklı değil. Eski çağlarda bilgiye ulaşma çabası beraberinde pek çok deneyim, farklı alanda uzmanlık ve yorum yeteneği getirirken bugün içeriğine nüfuz etmeden bilgiyi raftan indirip anlık tüketimde kullanıyor ve sonra unutma müsrifliğini kendimize yakıştırabiliyoruz. Bilgiyi yorumlamak, farklı yaşam alanlarına uyarlamak, bilgiden yeni bilgi üretmek ve eskilerin dediği gibi “kuvveden fiile geçirmek”, yani yaşamımızı edindiğimiz bilgilere göre biçimlendirmek demek olan bilgelik, günümüzde iyice büyük bir değer kanımızca. Sahip olduğumuz bilgilerle insanlara ve yaşama dokunuşumuzu daha yüksek bir kaliteye taşımak bu bilgeliğin çok önemli bir ögesi…

Bilgiyi eyleme dönüştürmeyeceksek onu edinmeye çabalamak ise heyecanlı bir dizinin sonunu merak etmekten bir gömlek daha üstün bir durum gibi gelmekte bize.

Şöyle bir gözümüzün önüne getirelim: En son ne zaman sağ (veya insanına göre sol) parmak kaslarımızın bir becerisi anlamına gelmekten öteye gitmeyen “kopyala-yapıştır” işlevinin dışında bir çaba gösterdik herhangi bir konuda araştırma yaparken? Az önce bu satırların yazarının da maalesef yapamadığı gibi internet veya sosyal medya ilişkilerinden elde ettiğimiz bir bilgiyi iyice inceledikten sonra diğer insanların kullanımına sunduk? Dolayısıyla; özgünlüğe ulaşmak, yaşama farklılık katmak istiyorsak bilgiyi istiflemenin birkaç adım ilerisine geçmek zorundayız.

Bu şu anlam geliyor: J. Krishnamurti’nin hayıflandığı gerçek anlamda yaratıcı düşünceye ulaşamama kısırlığını aşmamız mümkün ve bunun yöntemi insana dönmek, insana bakmak. Ta gözlerinin içine…

Bu yazıyı yazarken bazı kaynaklar göstermemiz gerektiğinin bilincindeydik. Ama dedik ya bu bir deneme, yani aslında samimî bir söyleşi, kuralları gevşek; işte o yüzden çok da önemsemeyebiliriz diye düşündüm.

Yine de şunu aklımdan çıkaramıyorum: Bir büyüğüm, yazdığı bir kitabın kaynakçasında şu ifadeleri kullanmıştı: “Okuduğum bütün kitaplar…” Ne kadar anlamlı değil mi? Bir yazıyı, kitabı, romanı, sanatsal ya da bilimsel yapıtı vücuda getirirken sadece doğrudan o konu için kullandığımız kaynaklar mıdır yaratıcılığımızın malzemesi? Örneğin ilkokul öğretmenimiz o kaynakçanın neresindedir? Aklımızı, bilincimizi o kaynakları anlamaya yetecek düzeye getiren lise tarih, matematik, İngilizce kitapları nerededir? Müzik öğretmenimizin bize verdiği ince zevki aklımıza getirmemiz hiç mi gerekmez o kaynakça içinde?

İşte o nedenle bahsettiğim büyüğümün sözüne haddim olmadan – tabii ki kendi adıma – şöyle bir eklemede bulunacağım: Okuduğum bütün kitaplar, tanıştığım bütün insanlar, gezip gördüğüm tüm yerler…

Sanıyorum ki bütün bu kaynakların hakkını verirsek, bir şeyler öğrenirsek Krishnamurti’nin haklı eleştirisine “Ama bak…” diye dolgun gerekçeli bir itirazda bulunabiliriz. Zaten elimizdeki malzeme de onu uyarısından vazgeçirecek bir kaliteye ulaşmış demektir.

Eski dönemlerde bilgiyi ararken o kitaptan o kitaba, oralardan dergilere, yetmedi öğretmenimize, aile büyüklerimize danışabildiğimiz geniş bir yararlanma alanına sahiptik. Şimdi, evet, bilgiyi çok daha verimli kovalıyoruz, yalnız sanki bakış açımızı daraltıyoruz. Dijital çağın başlangıcında hiç değilse bilgisayar ekranı görüş perspektifimizi biraz daha geniş tutabilirken şimdi minicik telefon yüzeyine hapsolmuş durumdayız. Bugün girdiğim dükkândaki görevli, seslenene kadar telefonundan başını kaldırmaya gerek duymadı beni görmediği için.

Düşünme kapasitemizi özgün ve yaratıcı bir kaliteye yükseltmek ancak bilgiyi gerçek yaşamda test etmekle, uygulamakla, o bilgiyle insanlığın huzuruna gelmemizle, bambaşka kültür âlemlerinde o bilgiye rüştünü kanıtlatmakla mümkündür. Bu bilgiyi nasıl kullandığımızla sınava çekileceğiz demektir bunlar.

Özgün düşünceyi, yeniyi böylece yaratabilir, tekrardan kurtuluruz. Her yaşayan organizma gibi bilgi de oksijen almazsa küflenecek ve işe yaramaz hale gelecektir. Onu yaşama sunabildiğimiz ölçüde “düşünce”yi de üretebileceğiz.

Tek ve gerekli şart: İnsana dokunacağız. Hatasıyla, sevabıyla…

Bitirelim, şeker tadıyla bitirelim:

Mevlevî ile Bektaşî, başbaşa oturmuşlar sohbet ediyorlarmış. Bir ara, Bektaşî’nin gözü Mevlevî’nin giydiği gömleğin kol ucuna takılmış, sormuş:

– Bre, Erenler, mintanınızın yeni niye bol ve uzun?

Mevlevî vakur ve kendinden emin cevap vermiş:

– Biz onunla insanlarda gördüğümüz kusurları örteriz!

Bu arada, Mevlevî bakmış Bektaşî’nin mintanında ne yaka var, ne de yen. Sormuş:

– Peki, senin mintanının yeni nerdeyse yok. Niyedir?

– Biz, insanda hiç kusur görmeyiz ki!4

Sağlık ve esenlikle kalın.

Aşk ile…

 

Tarık Kayakan

KAYNAKLAR:
1) Evrensel gazetesi, internet sayfası, 15.10.17, Ayşe Şahin Aksakal – “Merhaba!”
2) https://www.turkedebiyati.org/yazi_turleri/deneme.html
3) https://tr.wikipedia.org/wiki/Jiddu_Krishnamurti
4) Ben, İnsana İnanıyorum – Önder Limoncuoğlu

By | 2018-10-06T15:14:01+00:00 Temmuz 27th, 2018|Categories: Genel|Yorum yok

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin